|
Kimsesiz
|
Kimsesiz |
Her seyin var oldugu dünyamizda kocaman bir boslugun içinde olan çocuklarin neler yasadigini hiç düsündünüz mü? Daha bir aylik, iki, üç, bes aylik bebekler... Her seyden habersiz... Sosyal-kültürel veya ekonomik... Nedeni ne olursa olsun, etrafimizdaki tiner çeken, dilendirilen, kapkaççilik, hirsizlik yapan çocuk veya gençlerin artmasi karsisindaki tedirginligimiz yadsinmiyor. Bu rahatsizligin azaltilmasi yönünde yapilacak çok seyimiz olsa gerek... Devletin bu konudaki hassasiyeti kadar, toplumsal duyarliligin olmasi da çok önemli. Çünkü bu sorun sadece bir kesimi ilgilendirmiyor. Iç içe hepimizi dogrudan ta basindan ilgilendiren bir konu. "Sokak çocuklarina" bir "sokak kedisi" gibi bakmadan algilamayi ögrenmek, ileride yeni sorunlar dogurmayacak, sokaklarimiz ve bu çocuklar daha güvenilir olacaktir. Sokaklardaki bu kendi hallerinde yasayan tiner çekerek kimini öldüren, kiminin parasini çalan bu çocuklarin, gençlerin düzenli bir aile ortami hatta ailesi oldugunu söylemek mümkün degil. Durumun önemini kavramakta ne kadar gecikirsek, hem bu kesimin çogalmasini saglariz, hem de istenmedik olaylarla daha çok karsi karsiya kaliriz. Geçenlerde; kimi zaman bir cami avlusuna, kimi zaman bir bank üzerine terkedilmis bebeklerin veya daha büyük yaslarda getirilip birakilan çocuklarin yasadiklari yurtlardan sadece biri olan Ankaradaki Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Atatürk Çocuk Yuvasini ziyaret ettik. Türk Telekom personelinden bazilari burada yasayan kimsesiz çocuklari bir nebze olsun sevindirmek için giyecek ve oyuncaklardan olusan hediyeler alarak yurda gittiler. Yurda gidene kadar her sey normaldi. Kimsesiz çocuklara gidiyorduk sadece. Gidiyor olmak normaldi de kapidan içeri girince her sey birden degisiverdi. Daha bir aylik iki, üç, dört, bes aylik bebekleri gösterdiler: Insan yüreginin dayanamadigi görüntülerdi. Dünyadan, olup bitenlerden haberleri yoktu. Kimi uyuyor kimi de bos bos bakiyordu. Ne kadar güzeldiler. Bu bebeklerin gelecegine iliskin kaygilari bir film seridi gibi kafamdan geçirdigimde donup kalmistim odada tek basima... Daha sonra baska gruplardan olusan bölüme götürdüler bizleri. Yaslari 4,7 arasinda bulunan çocuklarin odasina girince olan oldu. Bütün çocuklar kimi görse "annem gelmis" diye boynuna sariliyor ve hiç birakmak istemiyordu. Ardindan daha kötüsü oldu... "Annelerini" sevdikten sonra belki de baba kokusu alacaklari kisiye, bana gelmisti sira. Saldiriya ugramistim. "Baba, baba" sesleriyle inliyordu her yer. Ne yapacagimi sasirmis bir durumda bir onu kucakliyor bir ötekini kucakliyordum. Her anlamda yorulmustum. Ama onlar hala birakmak istemiyorlardi. Öpüyor, öpüyor öpüyorlardi... Sariliyorlardi. Daha fazla duramadim ve kendimi disari zor attim. Sigara içmeye basladim. 7 veya 8 yaslarinda bir erkek çocuk geldi içeriden yanima. Onu sanki içeride görmemistim. "Buraya ilk gelisiniz mi" dedi. "Evet" dedim. Adini sordum, tanistik. Anlatmaya basladi: " Bizleri zaman zaman koruyucu aileler alir götürürler bir-iki günlügüne. Sonra dönmek istemezsiniz." "Neden, burada iyi bakmiyorlar mi size?" "O aileler daha iyi bakiyorlar. Güzel, degisik yerlerde dolastirip çesitli yiyecekler alirlar bize. Ben çocuklarin içinde en büyügüyüm. Siz de mi bizi alip gezdireceksiniz." Ne evet diyebildim ne de hayir. Bir kelime dökülmedi dilimden. Adi Fatih ti... Bu ismi de büyük bir olasilikla yurt vermisti. Hiç degilse bir adi vardi. O benim göz bebeklerimin içine bakarken, ben gözlerimi kaçirdim. Ilk kez yasadigim böyle bir durumda kendimi suçlu hissettim. O anda ona "evet" mi demeliydim? Çünkü Fatihin bekledigi cevap oydu. Ezildim, yüregim burkuldu , o kadar farkli bir durumdu ki... Yukarida daha kaç tane Fatih gibi duygularda olan çocuk vardi... Fatih hepsinin adina konusuyordu sanki benimle.. Fatihe ikinci kaçamagimi "ben yukari çikiyorum" demekle yaptim. Aslinda ne yapacagimi da bilmiyordum. Arkadaslar getirdikleri giysileri tek tek kendi elleriyle giydiriyorlardi çocuklara. Burada tam bir bayram günü yasaniyordu. Çocuklarin sevinçleri koridorlari inletiyordu. Fotograflarini çekerken, kapinin önünde Fatihin konusmalari aklima geliyor. Derken anne gibi sarilip kokladiklari arkadaslardan sonra yeniden bana yöneliyor çocuklar. Iste o zaman benim saskinligim iki katina çikiyor, adeta depremde enkazin altinda kaliyorum, duygularim beni fazla ele vermeden arkadaslara "dönüyor muyuz" dedigimi hatirliyorum. Buraya gelmeden önce ne yasayacagini bilmeyen bizleri simdi daha zor bir durum bekliyordu: Gerçek ana babalarini belki de hiç tanimayan bu çocuklarin o kisacik sürede bize üstlendirdigi sorumlulugun yükü agir basiyor... Ben, "Fatih baska neler söylemek istemisti acaba" diyerek düsüne duracagim. Belki Onu büyümüs bir meslek sahibi olmus olarak görecegim. Ama bir yandan da kendi çocugumun ne kadar sansli dogdugunu düsündürüyor Fatih bana... Iyi de bu çocuklarin günahi neydi?! Neden onlar da sansli degildiler?! Hele o minicik pamuk elli bebekler... Neden onlar ana sütünü, sicakligini ve baba sefkatini görmesinler?! Onlari o kadere terk eden anne-babasi ne kadar suçlu, biz ne kadar suçluyuz? O çocuklara oyuncak, giysiler alip ve lunaparklara götürerek kisa süreli sevinçler yasatabiliriz. Ama gerçek ana babasinin yerini doldurabilir mi bu yapilanlar? O yurdun kapisi belli ki herkese açik. Ve bizden sonra da oraya gidenlere de sarilacak bu yavrular. Anne ve baba sesleri yine çinlayacak. Ve sorular sorulacak. Kaçamaklar yasanacak. Asil önemlisi ne zaman gerçek anababalari onlari koklamaya, sevmeye ve oradan alip götürmeye gelecek... Gelecekler mi?
Kimsesiz Hikayesi 17 Agustos 2010, Saly günü Hikayece eklenmiş ve 286 kişi tarafından okunmuştur.
|
|
|
|
|